Toplumsal kutuplaşma öyle bir noktaya geldi ki, artık en basit güncel bir olayı bile hukuka, temel insani ve ahlaki değerlere göre değerlendiremiyoruz. Hırsızlık, yolsuzluk, taciz, tecavüz, yalan, iftira, ırkçılık, doğa katliamı ve bunlar gibi günlük hayatta her gün karşılaştığımız pek çok olayda tavrımız olayın yaşandığı mahalleye göre değişiyor. Destek verdiğimiz bir partinin bürokratı ya da belediye başkanı yolsuzluk yaptığında bunu örtbas etmeye çalışıyoruz ama karşı siyasette biri bunu yaparsa yeri göğü inletiyoruz. Bizim mahalleden biri ırkçı ve nefret dili kullandığında onu haklı buluyoruz ama karşı mahalleden biri bu dili kullanırsa en ağır biçimde eleştiriyoruz. Bizim mahalleden biri bir kadını taciz ederse haklı bir nedeni oluyor ama karşı mahallede böyle bir olaya karışanı linç ediyoruz. Bu ikili tutumu kendi özel yaşantımızda da sürdürüyoruz. Çok çevreciyizdir ama çevreye zararlı tüketim alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyiz. Çevreci hassasiyetleri yüksek, bir ağacın kesilmesine isyan eden çok önemli bir toplumsal kesim, şehirlerdeki ova ve ormanların yok edildiği arazilerdeki apartmanlarda ve sitelerde oturuyor. Kadın haklarını savunduğunu söyleyen pek çok erkeğin evdeki eşine baskı ve şiddet uyguladığını biliyoruz. Mangalda kuzu eti pişirirken kemiklerini yanına gelen bir köpeğe atmayı hayvanseverlik sanan hayvanseverler biliyoruz. Hayvan haklarını savunduğunu söyleyen ama at yarışı oynamaktan, deri çanta ve ayakkabı giymekten vazgeçmeyen insanları görüyoruz. Fikir özgürlüğünden bahsedip karşı bir görüşü savunanlara hakaret etmeyi doğru buluyoruz. Bu kapsamda yüzlerce örnek verilebilir. İşin özü biz veya bizim mahalle yaparsa doğrudur, o veya karşı mahalle yaparsa yanlıştır. Ne yazık ki bu tutum siyasi hayatta da etkili oluyor. Her siyasi parti demokrasiyi savunur ama kendi milletvekillerini bile önseçimle belirlemez. Parti taraftarları da buna asla ses çıkarmaz. Genellikle baskıcı ve tekçi sistemlere karşı gelinir ama kendi parti liderlerinin baskıcı ve tekçi uygulamaları görmezden gelinir. Geçen hafta bir cemaat liderinin küçük bir çocuğu istismar ettiği ve tutuklandığı haberi toplumun her kesiminde tepkiyle karşılandı. Ama ikili tuttum burada da ortaya çıktı. Bir kesim çocuk istismarlarının çoğunlukla dini cemaatlerde olduğunu ve cemaatlerin kapatılmasını istedi. Bir kesim de her yerde bu tür olaylar oluyor diyerek bu olayı meşrulaştırmaya ve basitleştirmeye çalıştı. Oysa burada iki farklı sorun vardır. Birincisi çocuk istismarı ve çocukların etkili bir şekilde korunamamasıdır. Diğeri ise tarikat gerçeği. Eğer bir hafta boyunca televizyonlardaki kadın programlarını bile izleseniz ülkemizde çocuk istismarı boyutlarının ne halde olduğunu, çocukların nasıl fiziki ve psikolojik şiddete maruz kaldığını, ihmal edildiğini, sokaklara veya devlet kurumlarına terk edildiklerini, zorla çalıştırıldıklarını, aile içi istismara maruz kaldığını görürsünüz. Ne yazık ki bu konuda toplumsal bir ahlaki çöküş yaşanıyor. Çocuklarımızın korunması için çok daha etkili yasalara ve ahlaki bir dönüşüme ihtiyaç var. Bunları söylerken cemaatteki taciz olayını hafife almıyorum elbette. Bu olay hepsinden daha ahlaksız. Çünkü kendilerine dinini öğrensin diye emanet edilmiş çocukların istismarı söz konusu. Peki, buradan yola çıkarak tarikatlar kapansın demek ne kadar gerçekçi. Tarikat gerçeği bu topraklarda bin yıldır var. Ayrıca tarikat, tekke, zaviye gibi yapılar, şeyh, şıh, dede gibi kavramlar bu ülkede hala yasak. Ama demek ki sadece yasaklamakla bir şeyi yok edemiyorsunuz. Laik bir ülkede insanların inançlarını veya inançsızlıklarını özgürce yaşama hakkı var. İslam’ı farklı yorumlayarak yorumladığı biçimde yaşamak isteyenlerin güvencesi laik devlettir. Yanlış olan ve suç olan bu yapıların devleti ve kurumlarını ele geçirme faaliyetleridir. Bunun en acı örneğini 15 Temmuzda yaşadık. Bugün de pek çok tarikatın ve cemaatin dini bir yapı olmaktan çıktığını, sağlıktan eğitime, tarımdan inşaata kadar pek çok sektörde holdingleştiğini görüyoruz. Yani bunlar artık dini bir yapılanma değil, dünyevi menfaat gruplarıdır. Yanlış olan budur ama özellikle seçim zamanlarında bütün siyasi partiler bu yapıları oy deposu olarak görür ve hoş görüyle yaklaşır. Desteklediğimiz partinin bu ilişkilerine ses çıkarmazken iş bu noktaya gelince cemaatler kapatılsın deriz. Bu yapıların faaliyet alanları amaçlarına uygun sınırlara çekilmelidir. Ama yine söylemek gerekirse ülkedeki tüm dinsel ve kültürel kimliklere eşit davranmak, farklı inanç ve kültürlere sahip vatandaşların veya inançsızların bunları hiçbir baskıya maruz kalmadan yaşamalarını sağlamak laik devletin görevidir ve demokratik yaşamın olmazsa olmazıdır. Geçmişteki baskıcı ve dayatmacı laiklik anlayışı belki de bugün bu yapıların bu denli gelişmesine neden olmuştur. Çözüm ise özgürlükçü bir laikliktir. Özgürlükçü bir laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç, vicdan ve inanmama özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.Bütün bu örneklerden çıkaracağımız sonuç ise demokrasi herkesse gereklidir. Demokrasiyi sadece kendimiz ve kendi mahallemiz için değil, tüm toplum için, tüm ülke için istemeliyiz. Bizim tekçi, baskıcı ve dayatmacı uygulamalarımız doğru ama karşı mahallenin tekçi, baskıcı, dayatmacı uygulamaları yanlış diye düşünerek toplumsal barışı sağlayamayız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir