Sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz

Bu gün hayatta olmayan ve benim için çok kıymetli olan bir yazarın sözü ile başlamak istiyorum, arkadan gene çok değer verdiğim yazarlardan alıntı yapacağım… Rahmetli Kürşat Bumin’in meşhur bir sözü vardı … “Bunlar çok tuhaf şeyler doğrusu”… Oysa Kürşat hoca da biliyordu, Türkiye’de tuhaf olanlar aslında hiç de tuhaf olmayanlardır… Onlar artık vakay-i adiye türünden hiçte şaşırılmaması gereken olaylardır. Türk halkı hazırlıklıdır. Bu tür olaylara şaşırmaz … Ülkemde geçmişte inanılmaz olaylar olurdu, son yıllarda ve günlerde de tuhaf şeyler oluyor… Hukukçu değilim, lakin bazı şeyleri bilmek için hukukçu olmak da gerekmiyor … Akıl yürütmenin metodunu bilmek yeterli… Yani ortalama bir akıl, frene basılınca arabanın duracağın bilir . Bu bilgi için araba tamircisi olmak gerekmez… Uluslar arası anlaşmalar bizi bağlamaz mı ? Taha Akyol’dan alıntılayarak ; 1- Türkiye, Menderes döneminde 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ni ( AİHS’yi)onayladı. 2- Bu sözleşmenin 46/1. Maddesi: “Yüksek Sözleşmeci taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.” demekte .. 3- Özal döneminde 1987’de AİHM’ye bireysel başvuruyu kabul etti. 4-Ve Tayyip Erdoğan döneminde, 2004 yılında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki özgürlük tanımlarının yerli hukuktan üstün olduğunu Anayasa’ya yazdı. (Madde 90) 5-Anayasamızın 90.maddesi ise şöyle ; Oysa biliyoruz ki bizzat Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde 2004 yılında yapılan anayasaya değişikliği ile uluslararası sözleşmeleri bir üst hukuk mercii olarak tanıdık. 2004 yılında yapılan anayasa değişikliği metninde Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir ifadesi yer alıyor: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”Mehmet Ocaktan (Kararlarını tanımıyorsak ne işimiz var AİHM’de) Yerlikaya hangi yeteneği ile o göreve atandı? Elif Çakır şöyle diyor… Milli güreşçi Hamza Yerlikaya Vakıfbank yönetim kurulu üyeliğine atandığında “Olacağı buydu…” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yerlikaya hadisesinin, kayırmacılıktaki, yozlaşmadaki, partizanlıktaki, devlet yönetiminde yaşanan kalite kaybındaki gelinen vahim noktayı ortaya koyduğunu, bu atamanın Bekri Mustafa’nın meşhur fıkrasıyla tıpatıp aynı olduğunu yazmıştım. (17 Haziran 2020) Meşhur fıkrayı tekrar hatırlatmakta fayda var. Cumhurbaşkanı başdanışmanlığı, bakan yardımcılığı, banka yönetim kurulu başkan yardımcılığı yapan Hamza Yerlikaya’nın son olarak lise diplomasının sahte olduğu ortaya çıkmış durumda. Gelelim fıkraya: Dördüncü Murat döneminde nüktedanlığı, hazırcevaplığı ve aynı zamanda akşamcılığı ile ünlü olan Bekri Mustafa, Küçük Ayasofya Camiinin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, ancak namazı kıldıracak imam yoktur. Hikaye bu ya, cemaatin canı beklemekten sıkılmıştır. Cemaat işte tam sırada, caminin önünden geçen Bekri Mustafa’yı görür. Sırtında cübbesi, başında kavuğu olan Bekri Mustafa’yı hoca zannederler ve namazı kıldırsın diye kolundan tuttukları gibi musalla taşının önüne getirirler. Bekri Mustafa feryat filan ‘Ben Hoca değilim’ dese de cemaate laf anlatamaz. Namazı kıldırır, namazı kıldırdıktan sonra tabunun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder ve sorarlar. Ve Bekri Mustafa, bir hadisedeki akıldışılığı, bir olayın geldiği vahim noktayı anlatması açısından o tarihe geçen meşhur cevabı verir: “Sen şimdi ahirete gidiyorsun, sana dünyanın ahvalini soracaklar, Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu, dersin. Onlar durumu anlarlar, dedim. Hamza Yerlikaya’nın “Doktoralı gençlerimiz işsizlikten evde otururken, lise diplomasının sahte olduğu mahkeme kararıyla tespit edilen Hamza Yerlikaya devletten dört maaş almaya devam ediyor” tepkisi gösteren CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’a verdiği yanıtın “senin de burnun eğri” den hiçbir farkı yok!” https://www.karar.com/…/ulkemizde-her-uc-vatandastan… Uzun zamandır kurumların yozlaşmaya aday olduğundan bahsederim. Bu sebeple beni kim yönetecek sorusu hiç gerçekçi bir soru değildir… Ben hangi sistemle yönetileceğim sorusu çok önemlidir… İskender Öksüz hocamdan ; BASIN,AHLÂKIN BEKÇİ KÖPEĞİDİR Dördüncü kuvvet: Bu basını yücelten bir tarif. Bizzat basın mensuplarının yaptığı bir başka tarif, daha doğrusu benzetme var. Basın, bekçi köpeğidir. Şöyle: İşler yolundayken, eve, bahçeye yabancı biri girmezken, hırsızlık, uğursuzluk yok iken bekçi köpeği sessizdir. Ne zaman ki bir yabancı kapıya gelir, bahçeye girer, maazallah, destursuz eve girer, işte o zaman bekçi köpeği kıyameti koparır. Onun görevi budur. Ne zaman ki ülkede işler yolundadır. Basın susar. Veya bilgilendirmeyle ilgili, genel olarak olan bitenle ilgili normal haberler verir. Bekçi köpeğinin susması gibi. Fakat!… Ne zaman ki bir yolsuzluk, bir hırsızlık, bir anormallik olur, basın havlamaya başlar; havlamalıdır. Eve hırsız girerken hava durumunu anlatan basın basın değildir; ahlâklı hiç değildir. Eve hırsız girerken havlamayan bekçi köpeğini barınağa verirler. İnternet’in ABD’de yerel basını yok etmesiyle ilgili bir yazı okudum. Büyük basın, ağır toplar o kadar etkilenmemiş. Bir kısmı İnternet gazetesi olmuş. Bir kısmı hem İnternet üzerinden hem de gelenekteki yolla yayıma devam etmiş. Fakat yerel gazetelerin bu imkânı yokmuş. Hitap ettikleri kitleye İnternet üzerinden ulaşsalar, yeterli tıklama sağlayamayacaklarmış. O yüzden kapanmışlar. Peki, bu, ülkeye nasıl etki etmiş? Yerel düzeyde yolsuzluk, rüşvet artmış! Küçük yerleşim birimleri köpeksiz köy hâline gelmiş demek ki. HAVLAMAYAN KÖPEK Türkiye’de rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, usulsüzlük olmadığı için basının bekçi köpekliği görevine de pek ihtiyacımız yok! Bu gerçeğe rağmen, Maliye Bakanımızın istifasından yazılı, sözlü, görüntülü eski büyük- şimdi pek büyük değil galiba- basınımızın hiç sesinin çıkmaması sorgulanıyor. Sir Arthur Conan Doyle’un Gümüş Alev adlı bir Sherlock Holmes hikâyesi var. Gümüş Alev, pek değerli bir yarış atıdır. Ve bir gece ahırdan çalınır. Hiç delil yoktur. Fakat Sherlock’a göre bir delil vardır. Hikayeyi yazarından dinleyelim: Gregory (Scotland Yard detektifi): “Dikkatimi çekmek istediğiniz başka bir nokta var mı? “ Holmes: “Köpeğin gece boyunca garip davranışı. “ Gregory: “Köpek gece boyunca bir şey yapmamış ki. “ Holmes: “İşte garip olan da bu.” Sonra Holmes devam ediyor: “Köpeğin sessizliğinin önemini kavramıştım. Bir doğru çıkarım, insanı devamına yönlendiriyor… Açıktır ki gece yarısı gelen misafir, köpeğin iyi tanıdığı biriydi. Gümüş Alevi’i ahırdan çıkarıp kıra süren de oydu.” Havlayan köpek delil olduğu gibi havlamayan köpek de delildir. Basının hâline, ülkenin hâline, köpeğin kimi tanıdığına, sahibinin kim olduğuna dair delildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir