Sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz

Uzun bir aradan sonra herkese yeniden merhaba. Öyle ya sizlerle düşünce paylaşımlarıma ara vereli nerden bakarsanız bakın bir yılı geçmiştir herhalde. Büyük bir umutla girdiğimiz 2021 yılında bu günden itibaren bir aksilik olmazsa on günde bir sizlere daha önceden olduğu gibi ve demokrasinin öngördüğü düşünce özgürlüğü sınırlarını aşmadan, farklı düşündüğüm kişileri de fazla üzmeden çeşitli konularda ki görüşlerimi paylaşmaya yeniden başlıyorum. Bu nedenle bir kere daha herkese Merhabalar… Mazhar Alanson’un “Nereden başlasam nasıl, anlatsam” şarkısındaki sözler gibi bende acaba bu yazıya “Nereden başlasam, nasıl anlatsam? ” diye bayağı düşündüm. Öyle ya nereye baksan, nereye kulak kabartsan bir gündem bazen gülümseterek bazen de ağlatarak dönmüş sana bakıyor. Bu hem Türkiye genelinde böyle hem de Türkiye’nin adeta bir minyatürü olan Gemlik’te de böyle. Ben yerel konuları daha sonraya bırakarak yine herkesin de tahmin ettiği gibi kafadan “Korona” diyerek konuya giriyorum. Konu hakkında herkes kendine göre bir değerlendirme yapıyor elbette. Kimisi karantinadan, kimisi aşıdan, kimisi sosyal yardımlardan, kimisi ekonomiden, kimisi de malum temizlik-maske-mesafe üzerinden lehte ve aleyhte düşüncelerini paylaşıyor. Cumhurbaşkanımız bile bu kadar yoğun işleri arasında demek vakit bulmuş ki futbol maçlarının oynandığı tüm statların tribünlerine “TMM-Temizlik-Maske-Mesafe” pankartları koydurmuş. Dolayısıyla bu konuda bende birkaç kelime etmeden geçemeyeceğim. Benim bu konudaki yorumlarım genelin düşüncelerinden biraz daha farklı olacak. Maalesef içinden geçtiğimiz süreç içinde Gemlik Belediye Başkan yardımcısı Bayram Demir gibi hepimizin çok sevdiği ortak bir arkadaşımız yanında belki hepimizin ortak olarak tanımadığı ancak hemen her birimizin çok yakından tanıdığı pek çok insanımızı kaybetmenin derin hüznü içerisindeyiz. İçinden geçtiğimiz bu süreçte “Korona” yı korku, endişe, üzüntü ve şaşkınlık kavramlarının bir karşımı olarak yaşıyoruz. Ama bir şey var ki o da Korona gerçeği. Bu süreçte neler olmadı neler. Tanımadıklarımızı geçtim, en yakınımızla bile aramıza adına “ Sosyal” de desek mesafeler koyduk. Öpüşmek bir yana sarılamadık, bunu da geçtim tokalaşamadık bile. Birbirimizden kaçar ve korkar olduk. Sokakta sosyal mesafe içinde de olsa dostlarımıza gülümseyerek verdiğimiz selamlamalar maalesef maskelerin altında kaldığı için ne yazık ki o bile anlaşılamadı. Bu süreçte belki gençlerin bağışıklık açısından yaşlılara göre olumlu yönde bir farkı olsa da o gençlerin sevdikleri ana ve babalarını da işin işine kattığımızda zenginin fakirden, güzelin çirkinden, erkeğin kadından, kâfirin Müslümandan virüs tercihi açısından bir farkının olmadığı olduğu ortaya çıktı. Nereden nereye… Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki asla umutsuz değiliz. Zira umutsuzluk inanca zafiyettir. Umut yaşama direncidir. Bugün Tıp Bilimin geldiği nokta itibarıyla aşıdan başka bir çare ne yazık ki yok. Tedirginliğimiz elbette aşının ülkesinden ve markasından değil sadece ne zaman vurulacağımızla ilgili olmasındandır. Ben sıram geldiğinde gidip Çin aşısını olacağım. Bu konuda hiçbir önyargım yok. Zira bilim insanlarımıza güvenim tam. Bilim insanlarımız deyince içimi acıtan bir hususa da değinmeden geçmek istemiyorum. Gönlüm isterdi ki korona aşısını ilk olarak bizim bilim insanlarımız bulabilselerdi. Ankara’da Kurtuluş Ortaokulunda okuduğum yıllarda çok yakınımızda bulunan ve kapısının üzerinde sol kolunda bir yılan figürü olan kadın kabartmasının yer aldığı kurumun Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü olduğunu hatırlamakla beraber Hıfzıssıhhanın ne demek olduğunu o günlerde aklıma dahi getirmemiştim. Bu kurumun 27 Mayıs 1928 yılında Türk halkının sağlığının korunması amacıyla temel laboratuar hizmetleri yürütmek için kurulmuş Ulusal Referans Laboratuarı olduğunu ve Türkiye’nin ilk ve tek halk sağlığı laboratuarı olduğunu daha sonradan öğrendim. Bu kurum, dönemi itibarıyla diğer kurumlar gibi Cumhuriyetimizin bu millete armağan ettiği başarılı kurumlarından birisiydi. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olarak kurulan bu kurum başta aşı ve serum olmak üzere halk sağlığını yakından ilgilendiren pek çok sağlık malzemesini hem araştıran hem de üreten bir kurumdu. Bizim kuşak çok iyi bilir, ilkokullarda vurulduğumuz bazen de vurulmaktan korkup kaçtığımız o aşılar işte bahsetmiş olduğum o kurumda üretilen aşılardı. Kurum bünyesinde yer alan ve bahsettiğim o aşıları üreten, Aşı Üretim Enstitüsü ne yazık ki 2004 yılında alınan Bakalar Kurulu kararı ile kapatıldı. Kapatılma gerekçesi benzer pek çok üründe olduğu gibi dışarıdan daha ucuza alınabilecek olması olarak gösterildi. Keza bu enstitü bünyesindeki 20 ye yakın ilaç üreten Bomanti ilaç fabrikası da benzer gerekçelerle kapatıldı. Türkçemizde güzel bir deyiş vardır. “Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz” diye. Öyle ya Korona aşısı bugün için olmazsa olmaz bir sağlık ürünü. Kuşkum yok ki Türk insanı olarak hepimiz 30 milyon doz Çin aşısını alabilmişken kalan 120 milyon doz aşıyı hangi ülkelerden alabilirimin telaşı içerisindeyiz. Onu bunu anlamam, yaşamımızın olmazsa olmazı başta yiyecek ve su olmak üzere aşı gibi sağlık ihtiyaçlarımızı kimseye muhtaç olmadan kendimiz üretmek zorundayız. Bir diğer üzüntüm de bu aşlıları Müslüman ülkelerin değil de putperest Asya ülkeleri ile Hıristiyan batı toplumlarının üretebiliyor olmalarıdır. Başkalarının üretmesine bir sözüm elbette yok. Zira endüstriyel üretim bir bilim işidir. Adamlar bilim ve teknolojiye yatırım yaptılarsa ve önceliklerini toplumun çıkarlarına göre belirledilerse bunu sadece alkışlarım. Demek ki onlar bilim yolunda çalışıyor ve bu nedenle üretiyorlar. Üzülerek söylemek zorundayım ki Müslüman ülkeler ise bilimden uzaklaşmış ve o gelişmiş Emperyalist ülkelerin kuşatması altında sözüm ona “Allah yolunda !” bir birini boğazlamakla meşguller. Öldüren “Bismillah” derken can veren “Kelimeyi şahadet” getiriyor. Ülkemin bu konuda ne durumda olduğuna bence her okur kendisi karar versin. Bu konuda bizim için tek teselli Pfizer/BionTech aşısının Uğur Şahin ve Özlem Türeci isimli iki Türk bilim insanı tarafından bulunmuş olmasıdır. Şimdi çarpıcı bir başka bilgiyi de paylaşıp yazımı sonlandırayım. 2020 yılı içinde ülkemizde 15-25 yaş aralığındaki gençler arasında ”Gençlerin kendi konumları, gelecekleriyle ilgili değerlendirmeleri ve algılarını inceleyen” bir araştırma yapıldı. Bu araştırma sonunda gençlerin özgürlük, adalet ve liyakat özlemi çarpıcı bir şekilde ortaya konuldu. Çıkan sonuç gerçekten çok çarpıcı ve birazda üzerinde ciddi şekilde kafa yormamızı gerektiriyor. Sonuç mu? Söyleyeyim. Gençlerimizin yaklaşık % 62 si yurt dışında yaşamak istiyorlar. Allaha emanet olun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir