ÇÖPTEKİ TRAVMA

Sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz

‘’Gürültü için akorttu bozmak yeter.’’

W. SHAKESPEARE

Tasarımda her şey tıkırında. İnsan hayal kurarken, o şeyin gerçeklerini bilmediğinden kendi beklentilerine göre tasarlar her şeyi. Pratiğe dökünce de bilmediği hakikat çarpar yüzüne.

Beklentiler, yıkımlar, benlik karmaşası, varlık sancısı, arzular, handikaplar, kayboluşlar… Belki de en çok kendini arıyordur insan.

Hayatta pek çok şeyi bildiğimizi düşünmemize rağmen nasıl yaşamamız gerektiğini bilmiyor insan.

Son derece sağlıklıyım diye düşünürken… Hooop! Şiddetli bir Baş ağrısıyla fırlıyorsun huzurla girdiğin yataktan.

Dipsiz bir kuyudaki harç makinesi, donmakta olan çimentoyu durmadan karmaya çalışıyor gibi. Repertuvarımda olmayan bu gürültü kalbimin ritmiyle birlikte asabımı bozmuştu. Birkaç gün dış dünyayla bağlantım koptu. Beynimde dev bir betonla boşlukta sallanıyor gibiydim. Ruhumu taşıyan bedenim bana yabancı. Gerçekten hasta mı oluyorum? Yoksa kendi kendimle kalabilmek için bedenim bana hastalık numarası mı yapıyordu? 

Meğer ne güzel şeymiş kişinin var olan yaşam kalitesi ve iyi sağlığından dolayı birçok boyutta kendini iyi hissetmesi. Yani beden, zihin ve ruh dengesinin sağlıklı ve tam olması. İyi olma fabrika ayarlarıma dönme halim henüz birkaç saat olmuştu ki kendime gelip kalemi elime alabildim. Her soluğun değerini bilip, sonsuz şükranla işimin başına geçiyorum.

İnsanların zor zamanlarında, önce kendini iyi hissetmesi süreci doğru yönetmesine katkı sağlıyor. Neydi o çok renkli kaleydoskopik dünyamın bir anda kararması. Oysaki ‘’moodboard’ım ‘’ varoluşumun her düzeyinde tam anlamıyla ve incelikli yaşayarak, üreterek, değer vererek biriktirdiğim ideal yaşam fotoğraflarımla doluydu.

Zihnimi sakinleştirip temizlerken kısa süreli geçici bir Burn-out yaşadığımı fark ettim. Yani sürekli verimli olma, kendi kendini sömürme baskısı, iş yükü, mükemmeliyetçilik. O zamana kadar kolayca üstesinden geldiğimiz işler birdenbire aşırı yük haline gelir ve bu da aşırı zorlanma hissi, bitkinlik ve aklen, ruhen, zihnen size bütüncül olarak kötü hissettirir. Kendinize yeterince zaman ayırmayıp, enerji toplamamış olmanız, işte böyle silkeler insanı. Hayattan keyif almaya odaklanan ben pandemi dönemini çok iyi yönettiğimi düşünüyordum. Bu süreç benim için bir avantajdı. Ama akreple yelkovan hep yarış halindeydi ve benim içinde onlara yetişmeye çalışan bir at dörtnala koşup duruyordu. Yürüyüşleri yapmalı, yarım kalan işleri tamamlamalı, ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı ihmal etmemeli, hoş sohbetlerin yapıldığı, şık sofralar hazırlanmalı, herkese, her şeye yetişmeli, aynı zamanda üretmeliydim. Tüm bunlar benim için hayatımın anlamı, mutluluğumun anahtarı gibiydi.

Birilerinin öldüğü bir dünyada, birilerinin ne kadar üzgün olduğunun zerrece anlamının olmadığını düşünürken, sevgili eşimin ‘’kendini bu kadar zorlama demedim mi’’ diye beni kendime getiren şefkatli sesiyle travma vadem son buldu.

İnsan vücudunu dinlemek ve kendini düzenlemek için zamana ihtiyacı var. İnsanoğlu kendi kendini şifalandırma yetenekleriyle donatılmıştır. Daha fazla sağlığın, daha çok tıbbi müdahale ile değil, daha sağlıklı bir yaşam tarzı, daha pozitif bir yaşam algısı ile kendini fiziksel, zihinsel, ruhsal, yaşamsal, sosyal anlamda bütünsel bir iyiliğin tam ortasında hayal edin. 

Kimilerinin özgürleşme olarak nitelendirdiği minimalist hayat felsefesi, bireyi eşyalardan kopararak, kendisiyle, hobileriyle, zevkleriyle ve değerleriyle baş başa bırakır. Dingin ve farkındalığı yüksek bir yaşam… Böylece hayattan keyif almaya odaklanan ve tüketim çılgınlığının bir parçası olmaktan çıkmış insanlara dönüşür, evimizdeki eşya kalabalığından, hayatımızdaki stresten ve karmaşadan sıyrılıp, minimalist bir yaşam tarzını benimsemek için tüm bunları çöpe atarak yeniden başlayabiliriz.

Çöp demişken sokakta zaman zaman sırtlarında çuvalla çekçek arabalarıyla şimdilerde arkasında dev poşetli motosikletli çöpten geri dönüştürülebilir atıkları toplarken gördüğüm insanların onurlu mücadelesi beni derinden etkiler. 

Üniversiteyi bitirip, hayata borçla başlayan bazı gençlerin de yaşam alanı çöp konteynerleri. Ailesine bakabilmek için karton ve plastik şişe toplayarak, geçimini sağlıyor. Çöpe atılan her şey yaşadığımız hayatı, psikolojimizi, sağlığımızı, sosyal statümüzü belirtiyor. Çöpten çıkan hayatlar acı gerçeğimiz. Tüketilip konteynerlerde yaşamaya mahkûm kalan veya bırakılan insanlar, kimisi deşeleyip atık meyve sebze, kimisi çürümeye yüz tutmuş market mallarını topluyor karınlarını doyurmak için. Yarı beline kadar sarkmış salatalık bulduğu için tebessüm eden çocuk. Kimileri biriktirme ihtiyacı hisseder çöpleri, kimilerinde hayatın getirdiği güçlükler, depresyon ve sevgi açlığı gibi gereksinimler büyük boşluk açmıştır. Eşlerini, evlatlarını, yakınlarını kaybedenlerin en büyük korkuları sevdiğinin eşyalarını atmaktır. Geride kalan eşyalarıyla avunur. Yoksulluğun izlerini silemeyenler vardır bir de. Atılan her şey yoksul günlere götürür onları. Aç kalma ve mahrum bırakılma endişesi. Çöpe attığımız her şey hayatımızla ilgili çarpıcı gerçeklerin ispatı. Kâğıtlar, kutular, yediklerimiz, içtiklerimiz… 

Bir zamanlar Socar şirketinin işletme mezunu CEO’su Kenan YAVUZ: ‘’Üzülerek söylemek zorundayım, lütfen bana Üniversite! Mezunu CV yollamayın. Bakmadan çöpe atıyorum. Üniversite mezunlarına kapım kapalı.’’ derken sisteme sitem mi etti, çöplere atıfta mı bulundu bilemem ama başka bir gerçeğimize parmak bastığı aşikar. 

Peki ya yaptığı resimleri çöp tenekesine bırakarak, insanlara hediye eden bir insandan söz edersem ne düşünürdünüz? Birkaç sene evvel ‘’Kafalar Hep Karışık ‘’ adlı projesine sergi alanı olarak çöpleri seçen Efe IŞILDAKSOY saygıyı sorgularken, parasız alabileceğiniz şeylerin sadece çöpte var olmasından yola çıkıyor. Eleştirmenlerin çöpe atılan eserleri eleştirememesi de cazip kılıyor çöpleri. Bir de belli bir kısma hizmet eden sanat galerilerine cevap veriyor. ‘’Sanatla büyüyen bir neslin duygu refleksleri gelişir, galeriler bunu ticaret haline getirip toplumdan uzaklaştırıyorlar.’’ diyor. Tek dileği mümkün olduğu kadar çok çocuğa fayda sağlamak. Şimdilerde bildiğim kadarıyla çöpe giden son resmi kaş antik tiyatro çöpündeydi.

Yaşam mottosu ‘’Bana göre ekmeğini çöplerin içinden çıkaran insan, sanat demeye başladığında uygarlaşacağız ya da çöplerin arasında ekmek aramadığında.’’.

Sanatını vitrin arzusuyla kirletmeyen çok değerli sanatçılardan Amedeo Modiglianı Picasso’nun ‘’Resim Tanrısı’’ olarak gördüğü söylenir. Yaptığı resimleri yemek karşılığında gittiği lokantalara vererek yaşamış, sonunda ise meteliksiz ölmüştür. 

Ne resmi, ne yaşamayı aynı pencereden izlemiyordu. Baktığı pencerenin arkası merhametle süslüydü. İnsanların öperek cezalandıran bir ressamın, ellerinden dökülen nehir kirli sulara dönüşemezdi.

Amedeo Modiglianı’nın düşünce ekseni yazdığı bir mektupta gizli: 

‘’Çürümüş ve eskimiş her şeyi arkasında bırakamayanlar bir adam değil; ancak düşlerini, ihtirasından güçlü tutmanın sancısını çekmeyen bir burjuva olabilir. Estetik ihtiyacın her zaman sosyal yükümlülüklerinin üzerinde olsun.’’

Yeşim ALPTEKİN ÖZDEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir